23 Haziran 2017 Cuma

8 Saniye


           Arkadaşım Serpil'in bana zorla seyrettirdiği filmdir. Pişman oldum mu tabi ki hayır. Hatta sevdiğim için bloğumda da paylaşmak istedim.


           2015 yapımı fantastik ve biyografik bir film. Yaşanmış gerçek olaylardan hareket edilerek yazılmış. Türk-Alman ortak yapımıymış. Filmin tüm sahneleri Almanya'da geçiyor. Almanya'da yaşayan bir Türk ailesinin kızı olan Esra'nın çocukluğundan başlayarak yetişkinlik dönemine kadar yaşadığı olayları anlatıyor. Filmin yönetmeni ise Ömer Faruk Sorak.


         Filmin hem senaryosu hem de baş rolünde aynı kişi var; Esra İnal. Esra küçük yaştan itibaren arkadaşlarından farklı ve özgür ruhlu bir çocuktur. Bu özgür ruhu yetişkinliğinde de devam eder. Babasının ve annesinin karakterine ve kızlarına verdikleri desteğe hayran kaldım.


       Esra küçüklüğünden itibaren çok anlamlı rüyalar görmeye başlar. Bu rüyaların ortak özelliği hepsinde aynı adamı görür. Ben kabus olarak değerlendirdim o adamı ama Esra bu adamı sever ve O'na güven duyar. Bir süre sonra hayatında rüyayla gerçeklik birbirine karışır. Sonunda kendini hastanede bulur. Ama yaşadığı şey ruh hastalığı değildir. Bir süre sonra da taburcu olur ve rüyalarıyla barışarak kendisine yepyeni bir hayat kurar.



          "Filmi baştan sona anlatmışsın" diyebilirsiniz ama yine de izleyin, çünkü anlatmadığım ve izlenmeye değer pek çok şey var.


22 Haziran 2017 Perşembe

Resim Defteri / Kayıp Şeyler Divanı


         Bu ay kitap grubum Simurg'la Pelin Batu'yu ağırladık. Konumuz ise şiirdi. İlk kez şiir toplantısı yaptık ve çok güzel geçti.


          Pelin Batu'nun iki kitabını seçtik: Biri Resim Defteri diğeri ise Kayıp Şeyler Divanı. Pelin Batu, Resim Defteri'nin girişinde           " Kendime her yeni şehirde üç renk hakkı veririm. Tebeşir, lastik, kömür gibi karşıma çıkan şeyleri de toplayıp kullanırım. O yüzden resimler, o anın bir aynası, okuduklarımın, yaşadıklarımın bir yansıması olarak bir günlük niteliğindedir. Resimler günlerimin renkleri, ruhumun hareketlerinin şekilleridir." diye yazmış. Kitaptaki resimler ve şiirler ise son iki yılının defterlerinden derlenmiş. Bu kitabı annesine ve babasına ithaf etmiş.



          Kayıp Şeyler Divanı kitabındaki şiirlerini İngilizce yazmış ve sonrasında da Türkçeye çevirmiş. Kitapta şiirlerin hem İngilizcesi hem de Türkçesi bulunuyor.



          Her yönüyle dolu dolu bir insan ama kendisini şair olarak ifade ediyor. Yani ne tarihçi ne oyuncu olarak değil şair olarak anılmak istiyor. Şiire eski değerin verilmemesini ise çok üzücü buluyor. Karşısında şiir okuyan ve edebiyat seven insanlar görünce de çok mutlu oluyor.



        İnanılmaz mütevazi bir insan hatta öyle ki hepimizin gönlünü fethetti. Eylülde kadınlarla ilgili bir kitabı çıkacakmış. Çok sevindik ve ikinci toplantı sözünü de aldık. Yine görüşeceğiz. Ne mutlu bize. Bir sürpriz daha bir de romanı çıkacak.



          Saat ikide başlayan toplantımız altı buçuğa kadar sürdü. Yani tam dört buçuk saat doldu dolu edebiyat ve sanat konuştuk. O kadar coşkuyla ayrıldım ki toplantıdan eve gelip deliler gibi saatlerce kitap okudum ( her toplantı sonrası bu duyguyu mutlaka yaşıyorum).

            Hem güzel, hem samimi, hem kültürlü hem de bilgili bir insanla tanışmanın mutluluğunu yaşıyorum. Zaten severdim tanıyınca daha çok sevdim.

            Yazımı iki şiiriyle bitirmek istiyorum.

             Resim Defteri Sayfa 22:

                "isim verirsem sana
                 korkarım var olursun
                 seni düşlemelerini isterim ben oysa."

            Kayıp Şeyler Divanı:

             Kesilmiş Bir Kafanın Özgürlüğü

            Geleneğimiz hiçlik sualiyle başlamıştır ne de olsa.
            Olumsuzluğu bir çiçeğe dönüştürme ihtiyacı: çözülmedi
            Heidegger'in Yok'u: çözülmedi
            Feylesoflar konuştukça, giydi kadın
            Sarı bir bahçede sarı bir entari
            ve düşündü
            iyi mimariden başka
            hiçbir şeyden hazzetmediğini.

        
 
 

20 Haziran 2017 Salı

Gençlik Başımda Duman


           Türkiye'nin diğer illeri ne durumda bilemiyorum ama İstanbul'a bu yıl yaz gelmek bilmedi. İki gündür gri gökyüzü koyu griye dönüp sağanak yağmur yağıyor. Sadece bir dakika dışarda kalmanız sırılsıklam olmanıza neden oluyor.

           Havalar böyle olunca sinema daha güzel bir alternatif haline geliyor. Dün okuldan çıkar çıkmaz doğru Kadıköy'e gidip arkadaşımla buluştum. Başka sinemanın Gençlik Başımda Duman filmini izledik.



           Filmin konusu;  ergenlik dönemi cinsel kimlik oluşumuydu. Dolayısıyla oyuncular ergenlik dönemi yaşlarından seçilmişti. Enfes bir oyunculuk sergilediler hepsini tebrik etmek gerekiyor. Hem çocuk oyunculara hem de genç oyunculara baktıkça sinemanın ve tiyatronun geleceğinin parlak olduğunu düşünüyorum.



         Film, 2016 yapımı İzlanda filmi. Dili de İzlandacaymış ilk defa duyuyorum. Thor ve Cristian çok iyi anlaşan iki arkadaştır. Artık çocukluktan çıkıp cinsel kimliklerini kazanmaya başladıkları dönemde Thor kızlara ilgi duymaya başlar. Fakat Cristian Thor'a ilgi duymaya başlar. Yaşadıkları kasaba küçük olduğu için Cristian'ın eşcinsel eğilimi herkes tarafından öğrenilir ve Cristian büyük bir baskı altına girer. Özellikle Cristian'ın babasının homofobik tavırları çocuğu daha çok endişelendirir. Sonunda kendini öldürmeye kalkışır. O'nun intihara kalkışması Thor'u çok olumsuz etkiler.



         Cinsel kimlik arayışları filmin ana konusu olurken arka planda da arkadaşlığın ne kadar önemli olduğu da işleniyordu. Filmin son kısmında Thor'un bunalımı bunu çok güzel gösterdi.

           Film; en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi konu gibi alanlarda pek çok ödül almış. Konu ağır bir şekilde işleniyor, daha çok sanat filmi gibi. Eğer sanat filmlerini izlemekten hoşlanıyorsanız bu filmi kaçırmayın derim.





16 Haziran 2017 Cuma

Taş Bina ve Diğerleri


           Aslı Erdoğan'ın ikinci okuduğum kitabı bir öykü kitabı oldu. Taş Bina ve Diğerleri 2010 yılında Sait faik Hikaye Armağanı ödülünü almış.


            Uzun zamandır öykü kitabı okumamıştım. Sanırım en son Refik Algan'ın kitabını okumuştum.

            Kitapta toplam dört öykü var: Sabah Ziyaretçisi, Tahta Kuşlar, Mahpus ve Taş Bina. Taş Bina adlı öyküsünün içinde ise yedi öykü daha var.
              
            Kitabı okurken sık sık Aslı Erdoğan mutlaka şiir yazmalı diye düşündüm. Çünkü kullandığı dil o kadar şiirsel ki, bence kesinlikle bir şiir kitabı çıkarmalı.

          Kitapta en çok ilk üç öyküyü sevdim. Taş Bina öyküsünün içindekiler ise bana çok kasvetli geldi. Aslında ilk üç öykü de öyle ama nedense Taş Bina'da hepten içim karardı. Bu arada içimin kararmasının nedeni; öykülerinde işkenceden bahsetmesi oldu.



            Kendisiyle yapılan röportajlarda "işkenceyle yüzleşmek istedim " demiş. Gerçekten de yüzleşmiş. Ama okurken kendimin yüzleşmek istemediğini fark ettim. Başladığım kitabı da yarım bırakmamak için bitirdim.

  Son olarak kitaptan altını çizdiğim satırları yazarak yazımı bitirmek istiyorum.

        Sayfa 61:" Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan."

       Sayfa 63: " Hem 'dünya' dediğin nedir ki, camda beliren bulanık bir imgeden öte! Lekeli, çok lekeli, hiçlik üzerine uzun bir şiir."



15 Haziran 2017 Perşembe

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında

           Japon yazar Haruki Murakami'nin bir romanı, sevgili arkadaşım Esra'nın bana önerdiği bir kitaptı. 188 sayfalık kısa bir roman, iki günde bitiriverdim.

         Kitaptaki kahramanlar; Hacime ( kitabı onun anlatımından okuyorsunuz), Şimamato ( Hacime'nin çocukluk arkadaşı ve aşkı), İzumi ( Hacime'nin liseden kız arkadaşı) ve Yukiko ( Hacime'nin karısı).


          Yazarın daha önce Sahilde Kafka adlı kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Bu kitapta güzel ama Sahilde Kafka kadar güzel değil. Yazarın dili son derece sade ve akıcı olduğu için kitapları rahat okunuyor ( burada çevirmene teşekkür etmek gerekiyor).


        Haruki Murakami, kitaplarını İngilizce yazıyormuş kendi anadilinde yazmadığı için Japonlar tarafından çok eleştirilen bir yazarmış. O'nu batı özentisi olarak lanse ediyorlarmış. Avrupa'da ve Amerika'da ise kitapları çok okunuyormuş.

       Kitabın konusu ise kısaca şöyle: Şimamato ve Hacime birbiriyle sınıf arkadaşıdır. Çok güzel bir dostlukları vardır. Liseyi farklı farklı okullarda okudukları için zamanla birbirlerinden kopmuşlardır. Hacime'nin hayatına daha sonra İzumi girer ve onunla birlikte olur. Yıllar yıllar geçer Yukiko'yla evlenir iki de kızı olur ama Şimamato'yu hiç unutmaz, hatta pek çok kadınla birlikte olmasına rağmen hep ilk aşkı olan Şimamato'yu özler. Derken yıllar sonra onunla karşılaşır. Aynı duygularla yine O'na bağlanır. Fakat Şimamato kapalı bir kutudur. O'nunla ilgili her şeyi yazar gizli tutar ve okuyucunun hayal gücüne bırakır. Sanırım benim hayal gücüm pek olmadığı için Şimamato'yla ilgili her şey ben de havada kaldı. Okuduklarımı hiçbir yere oturtamadım diyebilirim.

       Bu yazarın böyle bir yönü var Sahilde Kafka'yı okurken de aynı şeyi yaşamıştım. Pek çok şeyi merak ediyorsunuz. Kitap bitiyor ve hiçbir sorunuza cevap bulamıyorsunuz. Kafanızda sorularla öylece kalakalıyorsunuz.

      Yazımı kitaptan beğendiğim bir sözle bitirmek istiyorum. Sürükleyici romanları sevenler için bu kitabı önerebilirim.

       Sayfa 30: " İnsan sadece var olarak bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyor."
      

12 Haziran 2017 Pazartesi

Kira Kiralina


          Panait Istrati, Balkanların Gorki'si olarak anılıyor. Daha önce yazarın Kodin, Angel Dayı ve Arkadaş kitaplarını okumuştum. Onlar da güzeldi. Ama sanırım en çok bu kitabını beğendim.


        Kitabın konusu; Stravro'nun arkadaşlarına anlattığı kendi hayat hikayesidir. Kitap üç bölümden oluşur: Stravro, Kira Kiralina ( Stavro'nun ablasıdır) ve Dragomir ( Stavro'nun gerçek ismidir).

        Babası ve abisi tarafından şiddete maruz kalan Stavro, ablası ve annesi onları öldürerek kaçmaya karar verirler. Anne çok ağır şiddete uğradığı için çocuklarından ayrılmak zorunda kalır. Bu iki çocukta bir Türk'e güven duyup O'nunla İstanbul'a gelirler.  Ne yazık ki güven duydukları kişi kötü kalpli çıkar Kira'yı bir hareme satar, Stavro'yu ise kendine ayırır. Yaşadığı tecavüzlerle Stavro sonunda eşcinsel eğilimlere yönelir.

       Yaşadığı onca zorluğa ve kötülüğe rağmen Stavro'da hep bir yaşama sevinci vardır. Aslında Panait Istrati'nin tüm romanlarında bu vardır. Kahramanlar tüm kötülüklere rağmen yaşama sevinciyle doludur.  Bir de yazar kötülüklerin detayını vermiyor en önemlisi ajitasyon hiç yapmıyor. Bundan dolayı bu yazarı, zevkle okurum.


         Dili son derece sade ve akıcı. Eğer "kimmiş bu Balkanların Gorki'si?" derseniz; bu kitaptan başlamanızı tavsiye ederim.

         Kitabın son sayfasından bir alıntıyla yazımı bitirmek istiyorum.

         Sayfa 132: " Dünya güzel mi?.. Yok canım, düpedüz yalan bu!.. Bütün güzellik, sevinç dolu olduğu sürece kendi yüreğimizden geliyor. Sevinç uçup gittiğinde dünya mezarlığa dönüyor."

        

11 Haziran 2017 Pazar

Aşk ve Savaş


          9 Haziran karne günüydü. Öğrencilerimiz için tatil başladı ama bizim tatilimize daha üç hafta var. Cuma günü İstanbul'da korkunç bir yağmur vardı. Karneyi dağıtır dağıtmaz doğru Kadıköy'e gittim. Neden mi gittim? Kendime karne hediyesi vermek için gittim.


     Başka Sinema'da Aşk ve Savaş filmi vardı. Doğruca Moda Sahnesi'ne gidip biletimi aldım. Film tek kelimeyle muhteşemdi. !5 haziranda  gösterimi bitiyor. Size tavsiyem kesinlikle bu filmi kaçırmayın.



       Filmin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu Emir Kusturica. Hem senaryonun hem yönetmenliğin hem de başrol oyunculuğunun hakkını vermiş. Diğer oyuncular Monica Belluci, Slobada Micalovic. Her iki oyuncuda birbirinden iyiydi.


        Filmin adından da anlaşılacağı gibi savaş ve aşk iç içe. Konusu; Yugoslavya'daki savaş. Bu savaşta Kosta askerlere süt taşıyan, hayvanları çok seven kendi halinde sıradan bir kişidir. Derken İtalyan kökenli bir kadınla karşılaşır ve ona aşık olur. Bu kadın askerler tarafından aranan bir kadındır. Filmin devamı kaçış öyküsüyle devam eder.



     Görüntüler, oyunculuk ve konu muhteşemdi. Hatta şunu bile söyleyebilirim: Son yıllarda izlediğim en güzel filmdi.


     Film 2016 yapımı. Şu ana kadar izlediğim tüm Emir Kusturica filmlerini çok sevdim. Umarım siz de izler ve beğenirsiniz.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Yalnızız


               Okuma grubum olan Bişnev'le bu ay ki kitabımız Peyami Safa'nın Yalnızız'dı. Kitap tek kelimeyle muhteşemdi. Müthiş bir anlatım ve akıcı bir dili vardı. Elinize aldığınızda bırakamadığınız kitaplar var ya işte ondan.


        Muhafazakar ve milliyetçi bir yazar olan Peyami Safa, daha önce Komünistmiş sonra Faşizmi desteklemiş, sonrasında da Kemalizme ve milliyetçiliğe kaymış. Anlayacağınız her ideolojinin içine girmiş çıkmış bir insan.

       Kitapta ilgimi çeken ve beni şaşırtan şey yazarın tekniği oldu. Kitabın girişinde iki dayı, bir anne, bir kız ve bir erkek çocuk var. Kitap hep bu kahramanlarla devam edecek sanıyorsunuz. Ama öyle değil. Sayfalar ilerledikçe yeni yeni kahramanlar ekleniyor. Psikolojik tahlilleri süperdi. Okurken yazarın ciddi bir psikoloji ve felsefe okuyucusu olduğunu anlıyorsunuz. İnanılmaz bir bilgi birikimi var. Tüm birikimi Samim adlı kahramandan dinliyorsunuz. Dayılardan Samim Doğu'yu Besim ise Batı'yı simgeliyor. Tüm kitap boyunca Samim bir numaralı kahramanım oldu.




         Peyami Safa'ya göre doğu ve batının bir sentezi yapılmalı. Sadece batıya yönelinirse bu yozlaşmaya neden olur. Kitapta da özellikle kadın kahramanlar üzerinden bu yozlaşma veriliyor. Ne yalan söyleyeyim kitabı okurken "acaba Peyami Safa'nın kadınlarla ilgili bir problemi mi vardı?" diye düşünmeden edemedim. Çünkü özellikle kadın kahramanlar kötü özelliklere sahip. Cinsiyetçi bir ayrım yaptığını düşünüyorum. Toplantıda bu konu gündeme geldiğinde batılılaşmanın özellikle kadınları daha çok etkilediğini bu yüzden kadınlar üzerinden bu konuya değindiği söylendi. Olabilir.

         Edebi yönü çok güçlü bir eser. Zaman zaman gerilim romanlarına taş çıkaracak bölümleri de mevcut. Peyami Safa okumadıysanız bu kitabını şiddetle tavsiye ederim.


9 Haziran 2017 Cuma

Kadıköy Kitap Fuarı


              Geçen hafta cumartesi yani 3 Haziran'da Haydarpaşa Tren İstasyonu'nda Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği 9. kitap fuarı vardı.


              İki yıldır düzenli olarak gittiğim bu fuara "neden daha önce gitmedin?" diye sorabilirsiniz. Ocağıma incir ağacı dikilmesin diye gitmiyordum. "Peki iki yıldır ne oluyor?" diye sorarsanız; evet malum cevabı vereceğim: İki yıldır ocağıma incir ağacı dikiliyor. ( Yarın yine gideceğim, yine paralar suyunu çekecek :) )


           İlk gidişimde yukarıdaki kitapları aldım, yarın neler alırım bilemiyorum artık.

       3 Haziran fuarın açılış günüydü. Kadıköy rıhtımdan başlayarak çok büyük bir kalabalıkla gara gittim. Kalabalık hem beni bunalttı hem de kitaplara bu kadar ilginin olması beni mutlu etti. Pazar yeri gibiydi. Bazı stantlara bakmak neredeyse mümkün değildi. Tanıdık tanımadık herkes birbirine kitap öneriyordu. Ben de epey öneride bulundum ( aslında komisyon bile almalıyım, iyi reklam yaptım yani).


          Aslında hafta içi gitmek çok daha mantıklı. Fakat okul işlerinden, yoğunluktan ve yorgunluktan gidemedim maalesef. Yarın yine hafta sonu yine Gar, ana baba günü olacak.

           Gitmediyseniz pazar günü bitiyor, haberiniz olsun. Bence yarın sabah atlayın gidin Kadıköy'e. Dokunun tüm kitaplara, tanımadığınız insanlarla kitap üzerine sohbet edin. Çok iyi geliyor, güvenin bana.


1 Haziran 2017 Perşembe

Genç Karl Marx


        Geçen hafta sonum dolu dolu geçti. Cumartesi Hıfzı Topuz'la kitap toplantısı yaptım. Pazar günü de Kadıköy Rexx sinemasına gidip Başka Sinema'nın; Genç Karl Marx filmini izledim. Eeee felsefeci olmak bunu gerektirir.


      Filme geçmeden önce sinema salonundan bahsetmek istiyorum. Başka Sinema'ya küçük bir salon ayırmışlardı. Bileti satan kız bana "nerede oturmak istersiniz?" bile demeden tak diye biletleri kesip vermişti. İçeriye girdiğimde bir de baktım köşede iki koltukta bana yer verilmiş. Ben de kendi kendime neyse zaten üç beş kişiyiz. Sonra yerimi değiştiririm diye düşündüm, hatta düşüncemi arkadaşımla da paylaştım. Ne oldu dersiniz? Beş dakika içinde tüm koltuklar doldu. Hatta ayakta kalanlar olacak mı diye merakla bekledim. Böyle kaliteli bir filmi tamamen dolu bir salonda izlemek ayrıca çok mutlu etti beni. Teşekkürler sinema seyircisi ( geç gelen dört kişiye teşekkür etmiyorum. Arkadaş film başladıktan sonra içeri kimseyi almayın ya!).


       Gelelim filmimize. Öncelikle çekimler ve oyunculuk süperdi. Hani ben felsefeden anlamam deseniz bile sırf bunlar için izlenmeye değer. Filmin ana karakterleri; Marx, Engels, Marx'ın eşi Jenny ve Engels'in sevgilisi Mary ve Weitling. Bunların dışında Proudhon ve Bakunin. Benim için muhteşem diyaloglar ve bilgilerle dolu bir filmdi.

         Filmin başlığından da anlaşılacağı gibi Marx'ın gençlik yıllarını anlatıyor. Engels'le Kominist Manifesto'yu yazdıkları dönemi anlatıyor. Manifesto'yla birlikte film de bitiyor. 1843 ve 1848 yıllar arasını anlatıyor. Filimde Marx'ın eşinin Marx'a katkıları da süperdi. Gerek Engels'in gerekse Marx'ın eşleri diyeyim (Engels evli değil sevgilisi demek daha doğru) felsefeye müthiş katkılarda bulunuyorlar. Jenny direk düşünsel anlamda katkıda bulunurken Mary ( Engels'in hayat arkadaşı) daha çok eylemsel anlamda katkıda bulunuyor. Örneğin merkez komiteyle bağlantıyı Engels'in sevgilisi sağlıyor.


      Filimde Marx'ın,  Proudhon ve özellikle Weitling'den fikir bakımından nasıl kopuşlar yaşadığını izlerken etkilenmemek elde değil. İdeolojik anlamda etkilenmekten bahsetmiyorum. O dönemin ortamından etkilenmekten bahsediyorum. Böyle felsefecilerin olduğu bir dönemde ve yerde yaşamak isterdim. Muhteşem bir ortam. Tezler ve antitezler havada uçuşuyor. Tam benlik bir ortam.


     Filimde beni etkileyen bir diğer şey ise işçilerin yaşadıkları sıkıntılar. Kaderleri patronlarının iki dudağı arasında "kovuldun" dedikleri anda kapının önündeler, tazminat mazminat hak getire. İkinci korkunç durum ise çocuk işçilerin sayısı. Yasak yok. O dönemde herkes çocuk işçi çalıştırıyor, hem de boğaz tokluğuna. Hatta çocukları çalıştırmak yasal bir durum. Marx ve Engels bununla da mücadele ediyorlar. Tabi pek çok da düşman kazanıyorlar.

      Film Kapital'in yazılmadığı dönemi yani öncesini kapsıyor. Dolayısıyla Marx henüz ünlü değil. Proudhon'un makalesini çürüten meşhur "Felsefenin Fakirliği ( Sefaleti)" eserini o dönemde kaleme alır. Böylece Proudhon'la yolları ayrılır.

       Anlata anlata bitiremeyeceğim galiba. Bence siz izleyin hem de mutlaka izleyin.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Elveda Afrika Hoşça Kal Paris

           Hıfzı Topuz'la okuma serüvenim devam ediyor. Araya başka kitaplar girse de bu serüven devam edecek. Sade ve akıcı diliyle kolay okunan ve çok şey öğreten kitaplar olduğu için Hıfzı Topuz vazgeçilmez yazarlarımdan biri oldu.

            Geçen hafta cumartesi Simurg kitap grubumla tarihi bir buluşma gerçekleştirdik. Toplantımıza Hıfzı Topuz'da katıldı. O kadar mütevazi, o kadar saygın, o kadar kültürlü bir insan ki yanında küçücük kaldık. En güzel yönü bence samimiyetiydi. O gün şunu bir kez daha anladım; Bir okur için en güzel şey, okuduğu kitabın yazarıyla sohbet edebilmesi. Hıfzı Topuz'da çok sevdi bizi. Bunu defalarca söyledi. Hakikaten grup olarak hem birbirimizle hem de konuklarımızla sinerjimiz çok uyumlu.




          Gelelim kitabımıza. Bu kitap,  Hıfzı Topuz'un otobiyografisi diyebiliriz. Çocukluğundan başlayarak anlatıyor. Kartal'daki çiftlikte aile bireyleri ve özellikle abileriyle yaşadığı anıları anlatırken bir yandan da dönemin tarihini anlatıyor. Sanıyorum Hıfzı Topuz'da en sevdiğim şey bu. Konu ne olursa olsun o dönemin tarihi hakkında da uzun uzun bilgi veriyor.


         Çocukluk yıllarından sonra Galatasaray'daki öğrenimine geçiyor. Özellikle anneannenin katkılarıyla tüm kardeşler okutuluyor. Anneanne ise Meyyale'nin büyük kızı. Galatasaray'dan sonra gazetecilik yılları ve UNESCO'daki anıları başlıyor. Unesco'yla birlikte Paris günleri de başlamış oluyor. Yazarı, özellikle bu yıllarında kıskandım. Kimler gelmiyor ki yanına; Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyyüboğlu, Nazım Hikmet, Hasan Ali Yücel, Avni Arbaş, Abdi İpekçi...ve daha niceleri. Fikret Mualla'yı Çılgın ve Özgür kitabında da okumuştum. Ama bu kitapta daha çok sevdim. Gazeteciliğinden dolayı dönemin tüm yazarları ve şairleriyle tanışıyor. Örneğin Sabahattin Ali'yle öldürülmeden birkaç ay önce tanışıyor. Hayran olduğum herkesle tanışıklığının olması hem kıskanmama hem de hayranlığımın iki katı artmasına neden oldu.


        Unesco'da çalışması Afrika'ya gitmesini de sağlıyor. O dönemin şartları altında Afrika'ya gitmesi bence çok cesurca bir davranış. Afrika'da gazetecilerle seminerler yapıyor. Yazarımızın, Afika'da ki gazeteciliğe çok katkısı oluyor. Hatta bununla ilgili ödül dahi alıyor. Kitabı okurken Unesco'nun çalışmalarına da hayranlık duydum. Gerçek anlamda bir yardım kuruluşu. Özellikle eğitimle ilgili yaptıkları katkılar takdire şayan. Afrika bölümünü okurken hem Afrika'nın tarihini hem kültürünü hem sanatını hem de dinini öğreniyorsunuz. Dediğim gibi Hıfzı Topuz'un tarzı bu. Bir yönüyle değil her yönüyle konuyu ele alıyor. Burada Afrika sanatıyla ilgili pek çok araştırma yaparken bir yandan da maskelerle ilgili bir koleksiyon da oluşturuyor.



      Sonbaharda Hıfzı Topuz müzesi açılacakmış. Afrika'da satın aldığı tüm maskeler o müzede sergilenecekmiş. Bizi de davet edecek. Tabi ki gideceğiz.


       Son olarak benim objektifimden Hıfzı Topuz fotoğrafıyla yazımı bitiriyorum. Aaaa aklıma gelmişken. Bizim toplantıdan bir gün önce Remzi kitapevine son kitabının taslağını vermiş. Kitap Nişantaşı ile ilgiliymiş. Bu kitap için de ayrıca buluşacağız. Nerede mi, tabi ki Nişantaşı'nda.



3 Mayıs 2017 Çarşamba

Başın Öne Eğilmesin / Sabahattin Ali'nin Romanı


         Sabahattin Ali'nin pek çok kitabını okudum. Hem romanlarını hem de öykü kitaplarını. Çok sevdiğim yazarlardan biridir. Bu kitabı okurken keşke Sabahattin Ali'nin romanlarından önce bu kitabı okusaymışım, dedim. Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf kitaplarını hangi şartlar altında yazdığını yine bu kitapta öğrendim.

         Sabahattin Ali'nin hayatını anlatan bir belgeseli yıllar önce Barış Manço Kültür Merkezi'nde izlemiştim. O zamanda çok etkilenmiştim ama bu kitap beni filmden daha çok etkiledi. Bunu Hıfzı Topuz'un kaleminin gücüne bağlıyorum.


         Kitabın ilk bölümü Sabahattin Ali'nin ölüme uzanan yolculuğuyla başlıyor. Sonra sırasıyla; Gençlik Yılları, Hapishane Mektupları, Umutsuz Aşk; Ayşe, Aliye ( Sabahattin Ali'nin eşi), Savaş Sonrası Ankara, Demokrasi Girişimleri, Görüşler, Yeni Dünya, Ta ve 4 Aralık, Markopaşa, Zor Günler, Kamyon Macerası, Kaçış ve Ek Bilgiler bölümlerinden oluşuyor.

         Hıfzı Topuz her kitabında olduğu gibi yine dönemin tarihi olaylarından da kitapta uzun uzun bahsediyor. Bu kitap 2007 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmış.

        Günümüz Türkiye'sinin içine düştüğü bunalımları görünce geleceğe karşı bir ümitsizlik besliyoruz ya, okuduğum kitaplarda şunu anlıyorum. Hemen hemen her dönemde bu topraklarda yaşayan insanlar aynı bizim gibi gelecek kaygısı taşımışlar. Yine bizler gibi zaman zaman ümitlenmişler zaman zamanda ümitlerini bütünüyle kaybetmişler. Sabahattin Ali ve ondan önce okuduğum Meyyale kitaplarında da hep bir korku ve gelecek kaygısı taşıyor insanlar. Bu toprakların ve bu topraklarda yaşayan insanların kaderleri yüzyıllardır hep aynı olmuş.

      Kitabın her bölümü çok güzeldi. Ama yine de bana  Markopaşa bölümü ayrıca çok güzel geldi. Aziz Nesin ve Sabahattin Ali ne güzel ve ne kadar cesur yazılar yazmışlar. O yazıları okuyunca bugün  yazsalardı Silivri'deydi diye düşünmeden edemedim. Gerçi o zamanda bol bol  yatmışlar hep İstanbul'daki hem de Sinopta'ki cezaevlerinde. Değişen bir şey yok yani. İktidarlar değişse de tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük hiç değişmemiş.


        Kitabı severek okudum. Sizlere de tavsiye ederim, eminim çok sevecek ve duygulanacaksınız.

24 Nisan 2017 Pazartesi

Atatürk Sesleniyor


            Hıfzı Topuz okumalarım büyük bir keyifle devam ediyor. Son derece sade ve akıcı bir dili olduğu için kitaplar su gibi akıyor.

           Atatürk Sesleniyor adlı kitap mayıs 2016'da yayınlanmış. Sanırım yazarın son kitabı ( 2017'de kitap çıkardıysa bilemeyeceğim).


            Bugüne bol bol göndermelerin yapıldığı bir kitap. Mesela ilk konu "Atatürk Başkanlık Sistemine Karşıydı"

         Kitapta Atatürk'ü tanıyan pek çok kişiyle röportaj yapılmış. Diğer bilgiler ise Atatürk'le ilgili anılarını yayınlayan kişilerin kitaplarından alınmış. Özellikle; Hasan Rıza Soyak, Hasan Cemil Çambel, Asaf İlbey, Prof.Hikmet Özdemir, Kılıç Ali, Behiç Ergin, Afet İnan, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Turgut Gürer, Ali Fuat Cebesoy, Salih Bozok, Fahrettin Altay, Cevat Emre, Mustafa Kemal Ulusu, Nuri Conker, Kazım Özalp, Şemsi Belli, Şükrü Tezer, Falih Rıfkı Atay, Mazhar Müfit Kansu, Nuyan Yiğit, Behiç Erkin, Fahrettin Altay, Berthe Gaulis, Önder Göçgün, Turgut Gürer ve Semyon İvanoviç'in kitaplarında faydalanmış.

         Kitapta bildiğim pek çok şeyle karşılaştığım gibi hiç bilmediğim şeyleri de öğrendim. Mesela Atatürk'ün 9 tane çocuğu evlat edindiğini bu kitapta öğrendim. Ben sadece bir iki tanesini biliyordum ( Sabiha, Afet ve Ülkü). Ayrıca Atatürk'ün günlüğünden bölümleri de ilk kez okudum. Her güne neredeyse bir iki satır yazmış. Ya gördüğü insanlık dramlarını bir iki cümleyle anlatmış ya da okuduğu kitapların isimlerini yazmış. Okuduğu kitapları görünce şaşkınlık yaşadım. İnsan cephede, savaş altında bu kadar ağır kitaplar okuyup tahlillerini nasıl yapar. Bir kez daha zekasına hayran oldum.


         Kitabın en son kısmındaki röportaj ben de bomba etkisi yarattı. Hıfzı Topuz yenilen Yunan ordusunun komutanıyla röportaj yapmış. Ne şanslı bir gazeteci. Bu insanı ben de tanımayı ve onunla Atatürk hakkında sohbet etmeyi isterdim.

      Kitapta Atatürk'ün mütevaziliğinden tutun doğa sevgisine kadar hemen hemen tüm konular işlenmiş. Ben severek okudum, sizlere de tavsiye ederim.

19 Nisan 2017 Çarşamba

Meyyale


                   Simurg kitap grubumla bu ay Hıfzı Topuz'un iki kitabını okumaya karar verdik: Biri Neyzen Tevfik'in hayatının anlatıldığı Çılgın ve Özgür diğeri ise Meyyale'ydi. Kitap grubu olarak son derece heyecanlıyız çünkü toplantımıza Hıfzı Topuz'da eşlik edecek. Bunu öğrenir öğrenmez hepimizde bir telaş bir telaş... "İki kitap yetmez daha fazla okumalıyız" diyerek yazarın diğer kitaplarını da seçtik. Herkes farklı bir kitabı okumak istediği için ortak bir kitap yerine farklı  kitapları okumaya karar verdik. Ben Hıfzı Topuz'un anılarını okumayacağım. Seçtiğim kitap ise "Elveda Afrika Hoşçakal Paris" oldu. Okur okumaz buradan da paylaşacağım. Ama öncesinde Hıfzı Topuz'un son kitabı "Atatürk Sesleniyor"u okuyacağım.



                Gelelim Meyyale'ye. Meyyale, Hıfzı Topuz'un büyükannesinin annesi. Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Valide Sultan, sarayda torununa (Yusuf İzzettin'e) arkadaşlık etsin diye küçük çocuk arayışına girer. O dönemde göç eden Çerkezlerin sığındığı cami avlusuna gider. Meyyale'yi orada görür ve satın almak ister. Meyyale'nin annesi satmaya yanaşmayınca her ikisini de saraya davet eder ve hayat boyu bir dostluk kurarlar. Meyyale Çerkezlerin Ubıh soyundan gelmektedir. Ubıh'ları daha önce hiç duymamıştım ilk defa bu kitapta öğrendim.

           Meyyale bebekken girdiği sarayda evlenene kadar kalır. Pertevniyal Sultan, Meyyale'yi ve annesini o kadar sever ki  her ikisini de kendi elleriyle evlendirir. Hatta eşlerini de kendisi bulur. Hasan Hilmi'yle evlenen Meyyale'nin dört kızı olur. Önceleri mutlu başlayan bu evlilik Meyyale'nin kaprisleriyle kötü hale gelir. Öyle ki kocası Sivas'a  giderek kendisine yeni bir yuva kurar. Bunu öğrendiğinde Meyyale deliye döner. Hasan Hilmi'nin beyin kanaması sonucu ölümüyle de yasa boğulur ve içine kapanarak hayata küser. Hayatının kalan kısmı da bu şekilde devam eder. Hıfzı Topuz Meyyale'nin kaprislerinin nedenini sarayda büyütülüp şımartılmasına bağlar.



            Kitabın konusu Meyyale olsa da arkada  Osmanlı tarihi anlatılır. Abdülmecit'in tahta çıkmasıyla başlar kitap. Sonra Abdülaziz ve V.Murat, ardından da Abdülhamit'in tahta çıkmasıyla biter. Abdülhamit zamanında Meşrutiyet'in ilanı daha sonra bu ilanda bulunan kişilerin sürgünleri ( Mithat Paşa, Ziya Paşa ve Namık Paşa) kitapta uzun uzun anlatılır.

         Hıfzı Topuz'un dili son derece sade ve akıcı. Kitabı elinize aldığınızda bırakmak istemiyorsunuz. Eğer tarih kitapları okumayı seviyorsanız. Bu kitabı tavsiye ederim.

       

26 Mart 2017 Pazar

Doğal Saç Bakımı / 3. Hafta


         Geçen hafta sonu farenjit larenjit ve bilumum hastalıkların pençesinde kıvrandığım için saç bakımı yapamamıştım. Bu hafta sonu tam iyileşmemekle birlikte saç bakımını yapıp kendimi mutlu edeyim bari dedim. Zaten hastayım bari bakımla şımartayım dedim ( şu hayatımızda nedense en az kendimizle ilgileniyoruz).



         Bir saatlik yürüyüşümün hemen ardından yağlarımı hazırladım: Geçen haftayla aynı yağları hazırladım; yani zeytinyağı ve argan yağı. Birkaç hafta üst üste denersem sanki daha sağlıklı sonuç alacağım, diye düşündüm. Argan yağım bitene kadar da bu ikiliyi saçımda kullanmaya karar verdim. Bir kapta bu iki yağı karıştırdım ( tamamen göz kararı koydum). Saç diplerime parmaklarımla yedirdim. Sonra bir tarakla saçlarımı taradım. Saçlarımı tepemden tokayla tutturup, iki üç saat bekledikten sonra da az şampuanla yıkadım.


          Dolabım çeşit çeşit yağlarla dolu. Hani minimal yaşama geçmeyi düşünüyorum ya dedim teker teker bitirip bu yağları dolabımı rahatlatayım. Hangisi saçlarıma daha iyi gelecek diye denemişte olurum.

          Şu ana kadar çevremdekilerden saçlarımla ilgili hiçbir yorum almadım. Demek ki yaptığım bakım gözle görülür bir etkiyi henüz yaratmıyor. Eğer çevremdekiler saçlarımı fark ederse doğru yoldayım diyeceğim. Fark etmezse yağlar bittikten sonra bu duruma bir son vereceğim. Benim şu ana kadar fark ettiğim ise şu oldu: Daha yumuşak, daha parlak ve daha hacimli saçlarım oldu (hacim konusunda zaten sıkıntım yoktu). Sanki elektriklenme biraz daha azaldı. Şimdilik gözlemlerim bunlar. Sevgiler...

25 Mart 2017 Cumartesi

Çılgın ve Özgür


         Hıfzı Topuz'un okuduğum ikinci kitabı Çılgın ve Özgür oldu. Daha önce Gazi ve Fikriye'yi okumuştum.

          Çılgın ve Özgür Neyzen Tevfik'in hayatının anlatıldığı bir kitap. Akıcı bir dili olduğu için kısa zamanda bitiriverdim kitabı. Biyografi okumayı seviyorsanız bence siz de bu kitabı okumalısınız.


            Neyzen Tevfik 1879 yılında doğup 1953 yılında vefat etmiş. Yaşamında Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemini Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk iki dönemini görmüş. Hayatı boyunca özgürlükleri kısıtlayan insanlardan nefret etmiş. Bu nefretini de şiirlerinde gayet küfürlü bir şekilde dile getirmiştir.

       Yazar da Neyzen Tevfik'le tanışmış. Kitabının son cümlesinde ben Neyzen'i çok sevdim, demiş. İlginçtir, Neyzen Tevfik'i yaşamı boyunca sevmeyen yok gibi neredeyse. Korkunç bir hayat yaşamasına rağmen ( sürekli içen sokaklarda sızan bir insan olmasına rağmen) toplumun en saygın edebiyatçı, yazar, siyasetçi ve bilim insanları hep Neyzen aşığı olmuşlar.


       Yaşamı boyunca sık sık hastaneye yatan Neyzen'e koyulan teşhis ise; dipsomani yani alkol bağımlılığı. Yattığı hastanelerde de hem doktorların hem de hastaların büyük sevgisini ve saygısını kazanıyor.


        Hayatı boyunca dindarlardan ve yobazlardan nefret ediyor. Tam bir Atatürk hayranı, en övgü dolu şiirlerini Atatürk için yazıyor. Geri kalan tüm siyasetçilere ise eğer yolsuzluk yapıyorlarsa en ağır küfürlü şiirlerini yazıyor.


         Kitapta e çok güldüğüm bölüm ise içkiyi bırakıp kendini yemeğe verdiği kısım oldu.  O kadar çok yiyormuş ki çevresindekilere şöyle söylüyormuş: " Pilav üstü tavuğu izlemek Rafael'in tablolarını izlemekten daha keyifli. Vişne hoşafının rengini hangi tabloda bulabilirsin? Bir yumurtayı, El Hamra Sarayı'na değişmem."


      Sultan Abdülhamit döneminde başlayan hayatı Adnan Menderes zamanında bitiyor. Atatürk'ün inkılaplarının da sonsuz destekçisi oluyor. Nazım Hikmet açlık grevindeyken düzenlenen imza kampanyasına ilk imzayı atanlardan biri de Neyzen'dir. Hayatı boyunca haksızlıklara başkaldıran bir insan oluyor. Bu yönleriyle benim de sevgi ve saygımı kazandı. Ben de Hıfzı Topuz gibi Neyzen'i çok sevdim.


      

          İlginç olan şey ise toplumun en yüksek kademesiyle en alt kademesindeki insanlarla çok iyi dostluklar kuruyor. Bu iki kademeyi aynı sofrada bir araya getiren yine Neyzen oluyor. Beyoğlu'ndaki meyhanelerde masasında hem edebiyatçılar hem de hamallar  birlikte oturup içki içmeyi seviyor.


        Eğer biyografi okumayı seviyorsanız ve Neyzen'i merak ediyorsanız, Hıfzı Topuz'dan okumanızı tavsiye ederim.